Deccâl’in Sofrası
Doğrusu nasıl bir zamanda yaşadığımızı anlamak güç. Yoksa bütün zamanlar böyle miydi, onu da bilmiyorum.
İnsan, yaratılışı gereği kendi menfaatini düşünür. Hayatını sürdürmek, ailesini korumak ve geleceğini güvence altına almak istemesi tabiidir. Fakat insanın kendi çıkarını düşünmesiyle, çıkarını hayatın ve ahlâkın tek ölçüsü hâline getirmesi arasında büyük bir fark vardır.
Bugün bizi asıl düşündüren de galiba budur.
Doğruluk, sadakat, vefa, merhamet, fedakârlık, kanaat, adalet ve diğerkâmlık gibi insanı insan yapan güzel hasletlerimize ne oldu?
Neden makam, para, güç ve itibar uğruna insanlar dostluklarını, kardeşliklerini, vicdanlarını ve hatta inandıkları değerleri bile kolayca bir kenara bırakabiliyor? Altı üstü ölümlü bir dünya için bütün bunlara değer mi?
İnsan, kendisine verilen nimetlerin sahibi değil, emanetçisidir. Fakat modern insan çoğu zaman emaneti mülk, imkânı hak, gücü de dokunulmazlık olarak görmeye başladı. Daha fazla kazanmak, daha çok sahip olmak, daha güçlü ve daha görünür olmak… Sanki ölüm hiç gelmeyecekmiş gibi. Oysa Kur’ân bize dünyanın geçiciliğini hatırlatır:
“Mal ve evlatlar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı iyi işler ise Rabbinin katında sevapça daha hayırlıdır…” (Kehf, 18/46)
Mesele mal sahibi olmak değildir. Mesele, malın insanın sahibi hâline gelmesidir. Servet kötü değildir; servet uğruna vicdanı satmak kötüdür. Makam kötü değildir; makam uğruna adaleti terk etmek kötüdür. Güç kötü değildir; gücü başkalarını ezmek için kullanmak kötüdür. Dünya nimetleri kötü değildir; dünyanın insanın bütün değerlerinin önüne geçirilmesi kötüdür.
Kur’ân, insanın değerini şöyle ortaya koyar: “Andolsun, biz Âdemoğluna şan, şeref ve nimetler verdik…” (İsrâ, 17/70)
İnsana akıl, irade ve vicdan verilmiştir. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilme imkânına sahiptir. Bu sebeple insanın yükselişi de düşüşü de kendi tercihlerinin sonucudur.
İnsan, kendisine verilen akıl ve iradeyi hem yeryüzünü imar etmek hem de ifsat etmek için kullanabilir.
Kur’ân, bozgunculuk yapanların kendilerini “ıslah ediciler” olarak görebileceğine de dikkat çeker: “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Bilin ki, onlar asıl bozgunculardır…” (Bakara, 2/11-12)
Bu, insan psikolojisinin önemli bir gerçeğidir: İnsan bazen yaptığı kötülüğü bile iyilik zannedebilir. Menfaatini adalet, hırsını başarı, tahakkümünü liderlik, kibrini özgüven zannedebilir.
Bir toplumda “Doğru olan nedir?” sorusunun yerini “Bana ne kazandırır?” sorusu almaya başladıysa, orada ahlâk ciddi bir yara almış demektir.
İslâm’ın ahlâk anlayışı ise adalet ve ihsanı esas alır: “Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder…” (Nahl, 16/90)
Adalet hakkı gözetmektir; ihsan ise bazen hakkından fazlasını verebilmektir.
Bunun en güzel örneklerinden biri Ensar’dır. Kur’ân onları, kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile başkalarını kendilerine tercih etmeleri sebebiyle över: “Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erenler onlardır.” (Haşr, 59/9)
Bunun adı îsâr, yani başkasını kendine tercih edebilme erdemidir.
Peki, bütün zamanlar böyle miydi? İnsanlık tarihi hiçbir zaman bütünüyle güzel değildi. Geçmişte de savaşlar, sömürü, haksızlık, ihanet ve iktidar mücadeleleri vardı. Dolayısıyla “Eskiden herkes iyiydi, şimdi herkes kötü” demek doğru değildir. Fakat bugün değişen önemli bir şey var: Kötülüğün ulaşma ve yayılma hızı.
Bir yalan, bir algı veya bir manipülasyon saniyeler içinde milyonlara ulaşabiliyor. İnsanların arzuları sürekli tahrik ediliyor: Daha fazla tüket, daha fazla kazan, daha çok görün, daha güçlü ol… Böyle bir atmosferde insanın nefsine hâkim olması elbette zorlaşıyor.
Hani dağdaki ve şehirdeki iki evliya kardeşin hikâyesi vardır ya: Dağda evliyalık kolay; asıl imtihan insanın içinde ve hayatın ortasındadır.
Bu yüzden mesele sadece “İnsanlar neden kötüleşti?” değildir. Belki asıl soru şudur: İnsanların zaaflarını bu kadar kolay harekete geçiren bir dünya nasıl oluştu?
İslâmî kaynaklarda Deccâl, kıyamet öncesindeki büyük fitnelerden biri olarak anlatılır. Hz. Peygamber (s.a.s.) onun fitnesinden Allah’a sığınmayı tavsiye etmiştir. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Her toplumsal kötülüğü Deccâl’e bağlamak veya yaşadığımız dönemin kesin olarak Deccâl dönemi olduğunu ilan etmek doğru değildir. Deccâl’in ne zaman çıkacağını kesin olarak bilemeyiz. Fakat Deccâl fitnesi bize çok önemli bir gerçeği düşündürür: İnsan, hakikati gördüğü hâlde menfaati uğruna ondan vazgeçebilir. Çünkü insan bazen gerçeği göremediği için değil, görmek istemediği için yanılır.
“Deccâl’in sofrası” ifadesini dinî kaynaklarda yer alan sabit bir terim veya hadis metni olarak değil, sembolik bir ifade olarak değerlendirmek gerekir. Bu sofra; hakikatten uzaklaşma karşılığında insana sunulan menfaat, makam, güç, servet, korku ve dünyevî çıkarların sofrasıdır.
Kimi menfaat için oturur, kimi korkudan. Kimi makamını kaybetmemek için, kimi servetini korumak için… Kimi de gerçeğin karşısında durmanın bedelini ödemeye cesaret edemediği için.
İnsanın inandığı değerlerden vazgeçmesi çoğu zaman büyük bir olayla başlamaz. “Bu seferlik olsun…” “Şimdi susmak daha iyi…” “İşimi kaybetmeyeyim…” “Çevrem ne der?” “Fırsatı kaçırmayayım…”
Bazen küçük bir taviz, ardından bir başkası gelir. Bir süre sonra insan, başlangıçta asla yapmayacağını söylediği şeyleri normal görmeye başlar.
Bu yüzden Deccâl hakkında düşünürken en önemli soru “Ne zaman çıkacak?” değil, “Ben hangi fitnelere karşı dayanıklıyım?” sorusudur. Başkalarında kötülüğü ararken kendi nefsimizdeki küçük aldatmacaları görmezsek, bunun bize ne faydası olur? Başkasının menfaatçiliğini eleştirirken kendi çıkarımız söz konusu olduğunda ilkelerimizden taviz vermiyor muyuz? Başkasının kibirlenmesini eleştirirken kendi doğrularımızı tartışılmaz hâle getirmiyor muyuz? Çünkü fitne sadece dışarıda değildir. İnsanın içinde de bir fitne alanı vardır: nefis.
Deccâl fitnesinden korunma konusunda Hz. Peygamber’in Kehf sûresinin ilk on âyetini okumayı tavsiye ettiği rivayet edilir. Bu da oldukça anlamlıdır. Çünkü Kehf sûresinde iman, servet, güç, bilgi, sabır ve hakikat gibi insanın temel imtihanları ele alınır.
Demek ki korunmak yalnızca bir ismi bilmekten ibaret değildir. Hakikati tanıyacak bir bilinç inşa etmek gerekir.
Her gördüğümüze inanmayacağız. Her duyduğumuzu doğru kabul etmeyeceğiz. Her güçlü görüneni haklı sanmayacağız. Her kalabalığın peşine takılmayacağız. Her menfaat teklifini kabul etmeyeceğiz. Ve en önemlisi, aklımızı ve vicdanımızı kiraya vermeyeceğiz.
Dünya herkese yetecek kadar genişken neden bu kadar büyük bir hırs içindeyiz? Birinin yükselmesi neden diğerinin ezilmesini gerektirsin? Neden başkasının mutluluğunu kendi kaybımız gibi görüyoruz? Çağımızın hastalıklarından biri belki de şu anlayıştır: “Ben kazanırsam sen kaybetmelisin.”
Oysa hayat bir savaş meydanı olmak zorunda değildir. Bir insanın başarısından sevinebiliriz. Bir başkasının sıkıntısını fırsata çevirmek yerine ona el uzatabiliriz. Hakkımız olduğu hâlde affedebiliriz.
Gücümüz yettiği hâlde ezmeyebiliriz. Kazanabileceğimiz hâlde paylaşabiliriz. Çünkü ahlâk, gücümüz yettiği hâlde kötülük yapmamayı seçebilmektir.
Peki Deccâl’in Sofrasında ne var?
Sonunda hepimiz aynı yere gideceğiz. Zengin de fakir de, güçlü de güçsüz de, makam sahibi de makam bekçisi de… Toprağın altında insanın yanında ne serveti kalacak ne makamı ne de şöhreti. Geriye yaptığı iyilikler, kul hakkı, vicdanı ve Allah’ın huzurunda vereceği hesap kalacak. Öyleyse insan kendisine şu soruyu sormalı: Ben hangi sofradayım?
Hakikatin, adaletin, vefanın, merhametin ve fedakârlığın sofrasında mı? Yoksa menfaat uğruna her değerin terk edildiği bir sofrada mı?
Deccâl’in ne zaman çıkacağını bilemeyiz. Fakat aldatılmanın, menfaat uğruna hakikatten vazgeçmenin, gücü kutsamanın ve nefsin esiri olmanın tehlikesini bugün görebiliriz.
O hâlde Deccâl’i beklemekten önce kendimizi düzeltelim. Onun fitnesinden Allah’a sığınırken, bizi hakikatten uzaklaştıran küçük menfaatlerimizin de farkına varalım. Çünkü insan bazen büyük bir yalanla değil, küçük bir çıkarla satın alınır. Bazen büyük bir korkuyla değil, küçük bir tavizle teslim olur. Ve bazen zincire vurulmaz; kendi arzularının peşinden yürüyerek zincirlerini kendisi taşır.
Kur’ân’ın ölçüsü açıktır: “Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurât, 49/13)
Öyleyse dünyayı değiştirmeden önce kendimize bakalım. Kendi soframızdaki harama, haksızlığa, yalana ve bencilliğe… Çünkü insanlık yeniden doğruluğa, sadakate, vefaya, merhamete ve fedakârlığa dönebilirse, en büyük fitnelere karşı en güçlü siperini de yeniden kurmuş olacaktır. O siper; para değil, makam değil, güç değil, kalabalıklar değil…
Hakikat, iman, akıl, vicdan ve güzel ahlâktır.
Nursi ÜNALAN
Author Profile

Latest entries
EkonomiAğustos 20, 2026Deccâl’in Sofrası
EkonomiAğustos 9, 2026İNSANI YAŞATMANIN HUKUKU
EkonomiTemmuz 26, 2026Hayvanların Dili
Fikir&DüşünceTemmuz 23, 2026Ne Gerginlik Bu
