Yaşadığımız dönemin adı: İnsan evladının Büyük Çöküşü
Bir küçük umutla yaşama tutunmak için hep çaba içerisindeyiz. Zor mu çok zor. İnsanlık tarih boyunca birbiriyle hep savaştı. İlkler toplumlardan başlayarak muasır dönem, medeniyetler çağı!? dediğimiz dönemde dahi savaşmaya devam ediyoruz. Önce Ay’a uzay aracı gönderdik. Sonra daha uzaklara Mars’a kadar gittik. Telefon, internet, yapay zeka, metaverse dönemi hazırlıkları derken ve umutlarımız yeniden yeşermişken, bin yıllardır meydana getirdiğimiz birikimimizi şimdi yok etmek için savaşıyoruz. Çok çaba harcayarak elde ettiğimiz kazanımlarımızı kendi ellerimizle yok ediyoruz.
Dönüp geçmişimize baktığımızda neyi ne kadar başardık, nerde yanlış yaptık, niye bu duruma geldik diye muhasebe yapma zamanıdır. Büyük çöküşten yine bizi kurtaracak olan akl-ı selim, bilim, sanattır. İnsanca yaşamanın yolu insani, medeni olmak, medeni yaşamak ve medeni davranmaktır.
Savaş hep kötüdür, tarihen de böyle olmuştur. Barışı getirmek için savaşanlar olsa da nihai ve kalıcı bir barışı tesis etmek mümkün olamamıştır. Zorunlu olarak savaşmak zorunda kaldığımız durumlar ise hânemize olan saldırılara verdiğimiz karşılıktır. Buna nefs-i müdafaa da deniliyor. Bu meşrudur.
Yeryüzü kara parçası olarak bir bütündür. Başlangıçta sınırlar yoktu, haliyle şimdiki gibi devletler ve onları yönlendiren ideolojiler de yoktu. İlerleyen süreçte sınırları çizdik, sonra o bölgelere vatan dedik. Kendimizce yönetim şekilleri geliştirdik. Feodal dönem, kapitalist dönem, sosyalist dönem, demokrasi gibi hepsi bizim, insanın meydana getirdiği deneyimlerdir. Merkezde insanın onuru, şerefi, özgürlüğü, haysiyeti, yaşamın özgün ve kutsal olduğu bir sistem yoksa veyahut geliştiremediysek geldiğimiz nokta vahimdir, korkunçtur.
Dünyamız özellikle Orta Doğu coğrafyası son iki asırdır kan ve gözyaşı ile sulanan bir alan haline getirildi. Savaşlar, katliamlar, açlık, kıtlık bu coğrafyanın kaderi! oldu adeta. Her türlü doğal zenginliğin olduğu bu coğrafyadaki yaşamın en üst seviyede olması beklenirken geldiğimiz nokta içler acısıdır. Bir ülkeyi, yönetimi beğenmeyebiliriz, eleştirebiliriz. Fakat kendi kendimizi bu kadar acımasızca yok etmememiz gerekirdi. Kendi varlığımızı diğerlerinin yok edilişi üzerine inşa etmemiz yine kendi düştüğümüz dramatik durumun son halkalarından biri olarak gözükmektedir.
Normalde ortaya çıkan sorunların çözümü için akil dediğimiz insanların, kurumların veya devletlerin olması gerekirdi. Bunların da etkisinin bir işe yaramadığı bir dönemi yaşamaktayız. İnsanlık ailesi olarak sessiz ve çaresiziz… Birbirimiz öldürmek için her yolu denemekteyiz. Çocuk, yaşlı, erkek ve kadın demeden karşıdakini yok etmek için var gücümüzle çabalamaktayız. Kalplerimiz mühürlenmiş, akıl tutulması yaşıyoruz insanlık olarak. Bireysel olarak tepkilerimiz yeterli değildir. Biz güveni kaybetmişiz; birbirimize güvenmiyoruz, güvenemiyoruz. Hepimiz kaybetmiş durumdayız… İnsanlık olarak yorulduk galiba…
Nerden başlamak, nasıl başlamak gerektiğini bulabilirsek belki bir nebze de olsa bu durumdan kurtulma şansımız olur. Fazla zaman kaybetmeden; “bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter!” (Malcolm X)
Gözlerimizin önünde, canlı canlı yok edilişini seyrettiğimiz insanlığın özellikle pamuk ellerini tutmaya kıyamadığımız çocuklarımızın hatırı için UYAN!
Yaşadığımız dönemin adı: İnsan evladının Büyük Çöküşü

